Sakinlik, liderlikte en çok övülen özelliklerden biri.
Ama bana göre tek başına sakin olmak yeterli değil.
Kariyerim boyunca çevresinde ne yaşanırsa yaşansın duygularını hiç göstermeyen, her zaman kontrollü, son derece disiplinli yöneticilerle çalıştım.
Kağıt üzerinde her şeyi doğru yapıyor görünseler de onlarla insan olarak bağ kurmak benim için çok zordu.
O sakinlik güven yaratmaktan çok mesafe yaratıyor, insanın yaptığı işe gerçekten bağlanmasını da zorlaştırıyordu.
Ben en çok farklı liderlerle çalışırken geliştiğimi hissettim.
İşine tutkuyla bağlı olan liderlerle.
İnsanlara gerçekten önem verenlerle.
Birlikte ne inşa etmeye çalıştığımızı hissedebilenlerle.
Başarıları ekiple birlikte kutlayan, enerjisini saklamayan, yaptığı işe gerçekten inanan insanlarla.
O tutkuyu hissederdiniz.
Ortaya çıkan sonucun onlar için önemli olduğunu anlardınız. Ve daha da önemlisi, sizin de önemli olduğunuzu.
İşte o duygu bulaşıcıydı.
Uzun günleri daha anlamlı, zor dönemleri daha katlanılabilir hale getiriyordu.
Ama bu liderleri gerçekten farklı yapan şey, işler kötüye gittiğinde ortaya çıkıyordu.
Planlar bozulduğunda, belirsizlik arttığında ya da baskı yükseldiğinde paniği büyütmüyorlardı.
Tutkuları paniğe dönüşmüyordu.
Tam tersine.
Sakinleşiyorlardı.
Ekibe güven veren, ortamı stabilize eden bir sakinliğe geçiyorlardı. Ama bunu yaparken ekipten duygusal olarak kopmuyorlardı.
İşte o denge bende çok iz bıraktı.
Tutkuyla liderlik etmek; inandığınızı göstermek, önemsemek ve insanlara enerji verebilmektir.
İşler kötüye gittiğinde sakin kalabilmek ise ekibi gereksiz kaygıdan koruyup yeniden perspektif kazandırabilmektir.
Ve bana göre yapay zeka çağında bu denge her zamankinden daha kritik hale geliyor.
Çünkü bugün ekiplerin liderlerden beklediği şey duygusuzluk değil, duyguları doğru yönetebilmeleri.
İlham vermek için tutku.
Güven vermek için sakinlik.
Yön göstermek için orada olmak.
Liderliği gerçekten insani yapan şey de tam olarak bu denge.
Devam Etmek İçin




